NURİ PAKDİL OKUMAK, SEYRETMEK, ANLAMAK...

Orta ölçekli bir Avrupa ülkesinde yaşıyor/yazıyor olsaydı, sanırım o ülke “Nuri Pakdil’in ülkesi” olarak maruf olurdu. 1970’li yıllarda oyunlarını kurduğu sahnenin bugün gerisinde olduğumuzu söyleyebilirim. Nitekim kendisiyle yaptığımız kısa bir görüşme esnasında, “Türkiye sizi ıskalamış...” demiştim de tebessüm etmişti. Tiyatroların yeni sezona hazırlandığı bir demde, Nuri Pakdil’den algım nispetinde bahsetmek geçti içimden...

 

Belki benim de tanışıklığım oldukça yenidir. Tiyatroyla uğraşı zamanımı dikkate aldığımda, aslında utanç verici bir yeniliktir de bu... Belki de bu yüzdendir, Umut’u okuduktan, Put Yapımevleri’ne tanık olduktan, Korku’nun farkına varıp, Kalbimin Üzerinde Bir Avuç Güneş’te kaldıktan sonradır, aralıksız Nuri Pakdil okuyorum. Bilemiyorum evveliyatı olanları lakin, bana iyi geliyor, çok iyi geliyor. Pakdil evreninin içerisinde devinmek, derinlere dalıp bir iki “inci” tanesi ile yüzeye çıkıp mutlu olmak, bir şeyleri çözüyor gibi olmak ve her defasında “hayret” edebilmek hoşuma gidiyor.

 

Beckett sevdiğim, anlamaya çalıştığım yazarlar arasındadır. Beckett’ın acısına, dramına ve her defasında bir “duvar”ın önünde gelip duran çaresizliğine şapka çıkarır, bu iklimde kurduğu “dil”in “acı”nın hangi türevlerinde demlendiğini tahmin etmeye çalışırdım. İki dünya savaşı görmüş, endüstri devrimiyle “kent” kalıbında şekillenmiş Avrupa insanının düştüğü “boşluk”tan beslenen bu dil, absürdün de ortaya çıkışını tetikler. Aslında Pakdil’i okurken, bu absürd akımın bütün ruh hallerinin ve iklimlerinin iz düşümlerine de uğrak vermek mümkündür. Ancak Pakdil, bütün o iklimlerde, coğrafyalarda gezinirken, “farklı” bir “rota” çizer. Bu rota, kendi coğrafyasının tarihi, insani, dini ve kültürel bütün unsurlarıyla harmanlanmış, “geleceği” inşa eden, “bugün”e selam çakan ve “geçmiş”ten kopmayan bir yolu imler.

 

1970’li yıllarda, bütün “arketip”lerden arındırılmış, arı/duru bir dili, (belki nevzuhur bir dili) inşa eden Pakdil, dönemin ve günümüzün hormonlu kelimelerinin uzağında, turfanda kelimelerle anlatıyor, konuşuyor. Beni meftun eden, bu dilin döneminden bugüne hiçbir peşinanlam’ın rüzgarına kapılmaması idi. Öyle ki yazarın inşa ettiği binanın tuğlası, kiremidi yerli olmasına yerli olmakla birlikte, o “yer”in belki de bilinmedik bir “derin”liğinden çıkarılmıştı. Belki şu kadarını söyleyebilirim, aslında “dindar” bir “çevre”nin etrafında biriktiği Pakdil, kendi çevresinin “dil”inden başka bir “yazı dili” buluyor ve bu dille yazıyordu.

 

Bir başka konu, Avrupa ve Dünya insanının içine düştüğü buhranı/depresyonu görüyor, yazdığı oyunlarda bu buhranı anlatan yazarların ikliminde, kendi inancından, kültüründen aldığı feyizle, gökyüzünü aydınlatıyor, “ışığın” izlerini sürüyordu. Görüşmemizde Beckett’ten bahsedip “Beckett bir duvarın önüne geliyor ve duruyor,” dediğimde, “Ümitsiz o... Ümitsizlik küfürdür,” deyivermişti. Aslında Pakdil, yazdığı dönemden insanlığa sesleniyor, umudun varlığını muştularken, kentin ve çevrenin tuzaklarına da dikkat çekiyordu.

 

Açıkçası, 1970’li yıllarda yazmış ve yazdıkları (naçizane kanaatimce, çağının çok çok çok ilerisinde) bir yazarın farkına varamamak, teessür edilecek bir durumdur. Bu durumda elbette ki (okudukça “neden”lerini bulduğum) kendi “kopuş”unun da tesiri olabilir. Ancak, şimdiye kadar, Necip Fazıl’ın oyunlarından bahseden “camia”nın okumuşlarının, neden Nuri Pakdil’in oyunlarını da zikretmediklerine anlam veremiyorum. Ve anlayamadığım bir şey de 40 yılı aşkın bir süredir, bir Nuri Pakdil oyununun sahnede vücut bulamaması...

 

Kendi adıma bir şey söylemek isterim, Nuri Pakdil’in yazdığı bir ülkede yaşıyor olmaktan son derece mutluyum. Bu bana güç veriyor, yazarken... Bu ülkenin tiyatro sanatıyla uğraşan sanatçılarının, Nuri Pakdil pınarını keşfetmesi için, ilk günden bu yana gayret gösteriyorum. Ve Pakdil’in 40 yıl önce tartıştığı, anlattığı, yazdığı konuların, günümüz Türkiye’sinde (hatta dünyasında) ne kadar güncel ve temel meseleler olduğunu gördükçe, geçmişin “keşke”lerini, üstadın “zaman”ı aşan ferasetinde buluyorum.

 

Nuri Pakdil, kent ve kent olgusunun bütün bileşenleri karşısında toprağı, ağacı, özü, insanı, değerleri savunan bir yazar olarak, bugün daha çok anlayacağımız bir yerde duruyor.

 

Belki bir paradoks ama dün baktığı/gördüğü “yer”de bugün tanıdık misafirler var.

 

Günün birinde bir Nuri Pakdil oyununda seyirci olarak bulunmak “Umut”uyla...

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *