OYUN-CAK!..

Jalon

OYUN-CAK!.. 

Kumdan kaleler yapmak gibidir bazen, oyun... Muhkem bir inşaatın temellerini atıyor gibisindir. Kalıplara kumu doldurur, bir güzel baskılar ve dökersin. Önce burçlarını inşa edersin, kalenin... Ardından duvarlarını... Hayalini kurduğun yapıyı hazırlayadur, karşısına geçip ağız tadıyla seyretmeden gelir denizin haset dalgaları... Alır savurur kalenin duvarlarını, hak ile yeksan eder. Öyle ki az evvel, azimle, inançla yükselttiğin kalenden geriye anlamsız kumdan yükseltiler kalmıştır. Bir iki haşin dalga ile onlar da kaybolur. Hayallerin denizin köpüklü suyunda erir, yiter...

Nedir sual?.. Oyun mu hayatı çoğaltır, hayat mıdır oyunu eriten?.. Başkaları olmayı ya da başkaları olmayı hayal etmeyi isterken, nedir bizi kendimizden kaçıran?.. Oyun mudur hayata pusu kuran?.. Yatay zeminde her dikey var oluşun izohips haritasında beliren yüz, sadece oyuncunun mudur? Bu çizgiler, hangi karakterin kaderinden bir cilvedir? Ve oyuncu her gün, her an bu cilveden nasibini alan kişidir. Spotun altında başkasının elbisesini giyinip ismini alırken kaderini de kuşanır. Ona nasip olana talip olarak çıkar sahneye... Kelimesi kelimesine, cümlesi cümlesine o karakterin satır aralarına doldurduğu hecelerden örer yaz(g)ısını!..

Hatırlayın, Hz. İbrahim’i!.. Suale çekildiğinde, ona sorun der, en büyük putu göstererek, balta onun omuzunda!.. Bir oyun etmiştir, hakikate kapı aralayan... Susar, dilsiz kalır, kurmaca!.. Hakikat, Musa’nın asası gibi, eritir yerleşik kalıpları ve bir anda derin bir boşluğa bırakır, kurguyu... Hangi oyun, bozar oyunu?.. Düşlerimizi nerede kurarız?.. Oyunlarımız nerede geçer? Nedir, isimleri? Nece konuşur, nece kızarlar karakterleri? Sahne ne söyler hayata? Ne susar?..

Bir fay hattının içine düşmüşlüğümüzün üzerinden hayli zaman geçti... Yıllar, yıllar önceydi. Nasıl ki bakırı gümüşe, gümüşü naylona değiştik!.. Ve sonra hepten, değiştik. Aynen öyledir, elimizde avucumuzda olanı bir kırıntı “yeni”ye feda edişimiz. Sorgusuz, sualsiz kabul edişimizin ve alıp sahiplenişimizin üzerinden bir hayli zaman geçti. Geleneğin kolunu kanadını kırdığımız ve bir karanlığın içine tıktığımız zaman, o zamandı. Kınamam, denize düşen yılana sarılırdı nasılsa... Kınamam, bir kurtuluş ümidi, bir çırpıda amudi bir yükseliş ümidiydi olsa olsa... Sahne salona salon sokağa ve sokak haneye yabancılaştı... Ve bu sahilden kalkan gemi, “meçhule” yelken açtı...

Bugün geriye dönüp bakıyoruz... Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik, diyoruz... Fakat bir arpa boyu yol gitmemişiz. Bir kısmı için geri dönmek, hayal, muhal... Belki de burnu sızlayarak gözü yaşararak özlüyor ayrıldığı sahili... Yol almak, acısını katlasa, trajedisini arttırsa da gidecek. Göz yaşını denize katık edip, yoluna devam edecek. Kimisi yaklaştığı sahilin kokusunu, dokusunu duyunca özlemi depreşip nostaljiye dalıyor. Derin bir yabancılaşma duygusu ile “karınca” misali rotayı kırarken gerisin geri, yolu tamamlayamasa da yolda olmanın erdemine sığınıyor. Ve elbette başladığı yolculuğu bitirme azminde, inancında olanlar da yok değil... Sahilde yıllarını bekleyerek geçirmişlerin elbette denizdeki bu mahşerden haberi olmayabilir. Ya da inançla bulunduğu sahilden kopmayanların, tevekkülle bekleyenlerin ve bir insan ömrünü o kıyılarda geçirmişlerin duruşunu haklı da çıkarmış olabilir zaman... Olasılıklar evreninde itidal, anlayış ve gidenleri bekleyiş zamanıdır da zaman... Zira ne giden yıllar önce ne de kalan ihanet etmemiştir denize...

Bu bir ülkenin hikayesidir... Bir ailenin belki de... Bir fırtına hepimizi bir sahile savurmuş, aradan yıllar geçmiş ve bir masanın etrafında buluşmuşuz. Zaman tefsir ediyor bizi bize... Her ne kadar bakıyor olsak da yüz yüze, zaman uzaklaştırıyor bizi bize... Bir ayrık otu gibi bitiyor aramızda suretler... Aynı spot, aynı dekor, aynı tekst, aynı kulis ve aynı salonda ayrıyız nedense... Dil, ikircikli, bir kavşak gibi bölüyor bizi bize... Kavramlar, aynı minval üzere ayrılıyor. Aynı denizin birbirine katışmayan suyu gibi, arada görünmeyen bir duvar örülmüş. Mucize ilence dönüşür mü?.. Duymuyoruz, görmüyoruz, susuyoruz... Merkezdeki açı muhite dek genişleyerek yol alırken, gözden kaybediyoruz ötekini...

Oyunsa kim etti bu oyunu?.. Ya da nasıl bir oyun edip bozmalı bu oyunu?.. Birçok daire var, sahnede... Her birisi bir takip ışığı aydınlığında parlıyor... Güneş ışığında bir kez aydınlanarak ve bütün takip ışıklarını bir kez kapatarak mı oynanacak oyun? O halde bütün sahneleri çatısız yapalım... Yıkalım ön yargı duvarlarını ve duyalım, görelim, anlayalım... Oyuna sığınalım yeniden... Kumdan kaleler yapalım yine... Oyuncaklarımız olsun gelenekselden, modernden... Denizin dalgaları elimizden almışsa alsın... Deniz cömerttir, bir dalgayla aldığını bir dalgayla iade eder... İtidal, tevekkül, belki yıllar yıllar önce aldığı bütün oyuncakları gerisin geri savurur sahile... Bir karnavala, şehrayine döner sahil... Yıllar önce gitmişler ve inatla, bıkmadan usanmadan beklemişler buluşur sahilde... Kimse kınamaz kimseyi... Oyunlar oynanır, gerçeklere... İmalarda bulunulur, etrafında dolaşılır ve peşrev yapılır Dünya’ya... Tecaülü arifane değil, taammüden cümleler de kurulur belki...

Bir ekinoks vakti, eşitlenir belki uzun ile kısa... Sağ yanım ile sol yanım kucaklar hayatı, oyunu ve her şeyi... Hayat, karıncayı bilge, ağustos böceğini çulsuz yapar belki... Ama Ağustos böceği de karınca da bir an, birlikte çalışır, anlaşır... Karıncaya tevazu, ağustos böceğine de gayret gerektir belki de... Kıssadan hisse alıp bahse girmek gerekiyor ise belki yıllar öncesinden edilen bir oyunu oyunla bozmanın vaktidir. Ağustos böceği kışın ayazında karıncanın kapısını çalacak ve karınca açlıktan karnı sırtına yapışmış bu misafiri Allah’tan bilecek, baş köşeye alacaktır. Ağustos böceği de belki soğuk kış gecesi bir şarkı söyleyecektir karıncaya... İçini ısıtacak, baharı müjdeleyecek bir şarkı...

Oyun, denize aldırmadan, yıllar yılı güneşin altında, yıldızların altında sürüyor...

Hakikat, oyun bittiğinde kuşkusuz...

Oyun, bittiğinde...

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *