Replik-A

Bir asırdır prova alıyoruz. Ezber ediyoruz başka lisanlarda kelimeleri... Başka duyguların içinde kendimizi arıyoruz. Başka sokaklarda geziniyor, başkalarının isimlerini ismimiz belliyoruz. Sahnenin dikdörtgen yüzünden “kör” bakıyoruz aleme... Truman Show gibi bir muşamba dekorun içerisinde kelimeler yüzeye çarpıp geliyor üzerimize... Orkestra çukuruna düşmekten korkuyor, başımızı sofitaya vuruyoruz...

“Bizde batılı anlamda tiyatro yoktur...” reddiyesi ile başladığımız yolculuk sürüyor sürmesine... Lakin sahilden epey ayrıldık ve işin ilginci yeni bir liman da bulmuş değiliz. Sahnemiz “İtalyan”, oyunlarımız “çeviri”!.. “Bugün ne acı bir gerçek, ‘bir tiyatromuz var’ diyebiliyoruz. Fakat ne yazık ki “Bir Türk Tiyatrosu var” diyemiyoruz...” diyor Selim Nüzhet Gerçek, 1944 yılında... Bu “gerçek” o günden bu yana, gittikçe genişleyen bir açıyla yol aldı. “Taklidini aldığımız Batı tarzı tiyatronun” mukallidi olmaktan gocunmadık!.. Zira vakti zamanında “taklide dayandığı” ve “karakter”den yoksun olduğu için eleştirdiğimiz bir tiyatro(muz) vardı!.. Ne ki ironi, budur...

Kimler konuşmadı ki bu konuda “yerli” “yersiz”!.. Tamam da ne yerlidir, nedir yersiz!.. Asır be asır kendi geleneği içinde var olan bir birikimin değerini görmek ve bu deryaya dalıp “yeni”yi keşfetmek için biliyoruz ki mangal gibi yürek de olmalı kişide... Lakin biz Coelho’nun Simyacı’sını bestseller yaparken Mesnevi’ye de uzak değil miyiz?.. Brecht’ten öğrendik, “yabancılaştırma efekti”ni!.. Ne havalı, değil mi?.. Efektinin fiyakasına kanarken, nasıl bir yabancılaşmanın atmosferinde teneffüse çıktığımızı bilmeden yaşamadık mı?..

Ne acıdır, dünya bir asır önce bizim ayrıldığımız limana yanaşıyor bugün!.. Büyük bir keşif coşkusuyla... Bizim reddettiklerimizi buluyor, anlıyor ve anlatıyor. Bir dünya kuruyor, bu terkedilmiş ziynetin üzerine... Açıkta bekleyen bir gemi var. Geminin yolcuları, bütün bir yolculuğu, aslında o limandan uzaklara gitmek için beklemiş insanlar... Bütün meşakkate, kestiremedikleri bir yeni için katlanmışlar. Kılavuz diyor ki, aslında yolculuğun nihai noktası budur. Burada bir hayat var, bir oyun!.. Gemi, sahile çıkanların eğlenceli hallerine, şen kahkahalarına rağmen, açıkta bekliyor. Yabancılaşma efektiyle...

Aslını yaşattığımız taklitlerin bile son kullanma tarihi geçmişken, dön dolaş aynı oyunları “yeniymiş” gibi sunmanın illüzyonu kimseyi kandırmıyor. Bir fasit daire var bugün, kırıl(a)mayan... Alışkanlığın konforu ile seyrelmenin huzursuzluğu arasında bir gelgit yaşanıyor. Yeni bir kimlik inşası için yeni bir dünya kurmak yeni bir oyuna başlamak gerek. Yeni bir oyun, yeni kelimelerle, yeni bir sahnede ve yeni bir kurguyla olur... İnsanların oyunda “hayat” bulması lazım ki, döngü dönsün tersine...

Birileri söylemeli, “Kral çıplak!..” Formu getirmekle olmuyormuş demek ki... İçerik ve form için çalışmalı, çabalamalı ve olduğumuz “yer”den doğrulmalıymışız!.. Çünkü form, içeriği de belirliyormuş. Birçok medeniyetin izlerini sürdüğümüzde, bulunduğumuz coğrafyanın izohipsinde bir yolculuk bizi bekler. Bu zengin kültürün zaman içinde birbirine katışarak zengin bir form oluşturduğuna inanmamız gerekir. Yeni/yerli bir libasa ihtiyacımız vardır. Bu zaruret, bir asırlık katmanın fay hatlarından yeni bir sürgün verecek denli güçlüdür. Çünkü bu coğrafya her dem üzerindeki ataleti atabilmiş ve yeniye hakkı hayat tanımıştır.

Zaman bizi bir asır sonra ayrıldığımız kavşakta yeniden buluştururken, tercihlerimizi bir kez daha yapmamız gerekecektir. İtalyan sahne mi, meydan sahnesi mi?.. Konservatif bir oyunculuk mu, doğaçlamaya dayanan bir oyunculuk mu?.. Karakter mi tip mi?.. Suret mi gerçek mi?.. Dramatik mi epik mi?.. Tarafımızı belirleyip, elbette ki birini ötekine tercih etmeden yeni bir yolculuk inşa etmek mümkündür; bu kadar dibe vurmuşken!..

Gelin bir oyun oynayalım!.. Dün eski dediklerimizin üzerine bugün yeni etiketini yapıştıralım. Dün, gerici bulduğumuza bir an için çağdaş, modern etiketi iliştirelim. Dün unuttuklarımızı hatırlayalım. Dün dışladıklarımıza yanaşalım. Konservatuarlar, geleneksel Türk tiyatrosu için bir alan açsınlar mesela... Erol Günaydın, Tacettin Diker, Metin Özlen, Rauf Altıntak... Hiç değilse kalanlarına sahip çıksak, ustaların... Ve onların ezberlerinden yeni bir hal devşirsek...

“Yok, biz böyle iyiyiz...” diyorsanız!..

“Replik veriyorum, A...”

Evet, tekrar...

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *