SAVAŞIN / ŞİDDETİN GÖLGESİNDE ACININ İZİNİ SÜRMEK…

Balkan Savaşı, Osmanlı ve Balkanlar üzerine, 1. Balkan Savaşı Edirne Müdafii Mehmet Şükrü Paşa’yı ve Edirne Müdafaasını oyunlaştırdığım “Son Kale” isimli oyunumu yazarken yoğunlaştım. O dönemi ve o dönemin olaylarını anlamak, bugünü ve sonrasını yorumlamak için elzemdir. Kanımca tarihi anlatmaya 1912’den başlatmak lazım. Geçtiğimiz ay, sanat yönetmeni olduğum Tiyatro Nefes, uyarlayıp yönettiğim iki oyun ile Balkan turnesi gerçekleştirdi: Filibeli Ahmet Hilmi’nin Amak-ı Hayal’i ve Beydaba’nın Kelile ve Dimne’si, Priştine ve Prizren’de Yunus Emre Enstitüsü’nün destekleriyle sahnelendi. Bu vesileyle biz de bu iki şehri gezdik, insanlarla sohbet ettik, Balkanların kokusunu teneffüs ettik. Görmek, gezmek, konuşmak, sohbet etmek, Prizren’i ise mutlaka görmek gerekirmiş. Sınırların sinir uçlarında gezindiğimiz bu coğrafyada tarihin nabzını hissetmek, kalp atışlarını duymak mümkün.

 

İstanbul’a geldikten sonra, iki oyun seyrettim; Boris Vian’ın yazdığı Aleskander Popovski’nin yönettiği İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz, Hayal Perdesi’nin bir oyunuydu, Beyoğlu Hayal Kahvesi’nde seyrettim. Diğer oyun da İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun sahnelediği, M. Nurulah Tuncer’in yönettiği, İsmail Kadare’nin romanından Yeton Nizaray’ın uyarladığı Ölü Ordunun Generali isimli oyunu Bilge Emin Türkçe’ye çevirmiş. “Şiddet” ve farklı iki savaşın “dikiş” izlerini görmek bakımından, “mağdur”un sesine vicdanın kulağını açan oyunlar olduğunu düşünüyorum.

 

Şümürz’ün varlığı…

 

Dikey her yok/oluş, yatay sıkışmaların, üst üste binmişliğin ve ezilmenin bir neticesidir. Bu genellemeyi, bir de İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz, üzengisinde görmek gerekir. Oyun iki yönlü bir trajediyi anlatıyor. Dışarıdan “izole” yaşamların, “dikey” yükselişlerin trajedisi olarak algılanabilecek olan oyun, sahnedeki “muhayyel” karakter “Şümürz”ün varlığıyla, “ezilen”lerin trajedisini de aynı evin içine getiriyor.

 

Yeni taşındıkları “kule” gibi yüksek bir evde, duydukları bir sesten irkildikleri için sürekli üst katlara kaçmak zorunda kalan, varlıklı bir generalin ve ailesinin dramını anlatıyor. Oyunda Reha Özcan (Baba), Ayşe Lebriz Berkem (Anne), Selin Tekman (Cruche-Hizmetli), Tuba Karabey (Zenobia–Evin küçük kızı) ve Nihat Alptekin (Komşu) rol alıyor.

 

“Modern” dünyanın üzerine kurulduğu “trajedi”den kaçış, mümkün olmuyor. Konforlu evlerde otururken, televizyon kanallarında “rastlandığı” zaman (bile), “zap”lanan “öteki”nin sesinden kaçamıyor “vicdan.” Tıpkı “İmparatorluk kuranlar”ın ailesi gibi, her “modern, şehirli, varlıklı” birey, giderek “yüksek”lere tırmanırken bu ikilemde kalıyor. Uzağa gitmeye gerek yok, soğuk kış günlerinde “Allah dışarıda kalanların yardımcısı olsun” duası bile “eylemsizliğimizin” üzerini kapatmaya yetmeyebilir. Sıcak arabalarımızın içinde yolculuk yaparken camın dışında, soğukta göz göze geldiğimiz “öteki” de Şümürz’ün sesine sahip olabilir. Köprü altında “ikamet” eden Suriyeliler de aynı şehri paylaştığımız bu insanlar da sesine kulak kapattığımız “Şümürz”den farklı olmayabilir. Evet görüntüsünü silebiliriz ancak sesini duyarız acının. Yükselmenin bütün gerginliklerini, iletişimsizliklerinin bütün sorunlarını ve kaybettiklerinin bütün hıncını Şümürz’den çıkaran, belleksiz, hesap kitapçı bu ailenin “biz”den uzak düşünülmemesi gerekir.

 

Bu oyuna bu pencereden bakınca, “yerel” nüveleri de aramak gerekiyor. Kanımca tiyatro, “güncel” de bir sanat ise bu denklemin “denk”lerinin yerli yerinde olmasını da beklemek gerekir. Burada Popovski’nin rejisinin “Avrupalı” bir estetikle bezenmiş, “yerel” önermelerden uzak bir yanının olduğunu söylemek mümkün. Bu durumun oyuncular ve oyunculuklar üzerindeki yansımasını da dikkate almak gerekir.

 

İmparatorluk Kuranlar Yahut Şümürz, “şehirli” bireyin yabancılaşmasını ve aslında kendi “intiharını” anlatan, çarpıcı, yalın ve etkileyici bir oyun. Oyunculuklar ve minimal bir dekor içinde (mekânın sınırlarını ve izolasyonu koli bandıyla anlatmak gibi) Şümürz’ün hayali (sadece evin küçük kızı görür, diğerleri sesini duyar) varlığından duydukları tedirginliği, “şiddet” olarak Şümürz’e (aslında birbirlerine) yansıtan bu aileyi tanımalısınız.

 

Ölü Ordunun Generali, ya da “Cephede ikinci yüzleşme”

 

Ölü Ordunun Generali, 2. Dünya savaşının üzerinden 20 yıl geçtikten sonra, ülkeler arasındaki özel bir anlaşma sonrası, toprağın altındaki ölülerinin kemiklerini toplamak üzere gelmiş iki müttefik ordu generalinin hikâyesini anlatıyor. Oyunun geneli İtalyan ordusu General’i ve ona eşlik eden bir Rahip’in, kendilerine eşlik eden yerli halktan insanlardan oluşan bir ekip ve ekibin başındaki Uzman ile arayışlarını anlatıyor. Aynı sahada arama yapan Alman ordusu Generali Leytnant’ın da ekibiyle varlığı savaşın bütün taraflarının orada, Arnavutluk’taki savaş meydanında varlığı açısından önemlidir. Askerlerin buldukları günlükler, orada hayatını kaybetmiş askerlerin anılarını, dolayısıyla savaşın “derin” izlerini anlatıyor.

 

Kontes ve Kızı Beti, savaşta kaybettikleri Albay Z.’nin kemiklerinin bulunması için General ve Rahip’ten “özel” ricacı olurlar. Aslında var olan görevlerine, “özel” bir görev daha ekleyen bu iki görevli, içlerine işleyen soğukta, “sıcak” düşlerin hayaliyle aramalarını inatla sürdürür. Yerli halktan aramaya katılan insanların, “maddi” beklentilerinin yanı sıra, dün savaştıkları düşman askerinin toprağın altında buldukları kemiklerinden (4. MEZARCI - Doğru. Amcamın intikamını alıyorum sanki.) geçmişe dair bir hisse aldıkları da vakidir. Yine geçmişten bir hikâye, Ramiz Kurti’nin Oğlu’nun hikâyesi de manidardır. Kazarken “Vatanı için öldü” mezar taşının altında, bir fahişenin kemikleri bulunur. İnşasına başta direnilen Genelev ve sonrasında gelen altı kadının şehri değiştirmesine dair hikâye, toplumsal kodları ile de okunmaya açıktır. Ailenin parçalanması, toplumun da parçalanmasına misal olarak getirilir.

 

Bu izleğin yanı başında bir “Değirmenci”nin hikâyesi çıkar karşımıza. Savaş zamanı savaşmaktan kaçıp yanına sığınan bir askerin, kendisine ağır işlerde yardımcı olduğunu söyler. Asker kaçağı olduğu için kendi arkadaşları tarafından öldürülen bu askerin kemiklerini getirir Değirmenci, onun yüzleşmesi de ibretliktir General’le. Bir de elbette Nitsa’nın ağıtı, bu ağıt, bütün Arnavutların da sesi olur adeta. Değirmenci, Uzman ve Nitsa, dün ülkelerinde kendileri ile savaşan iki General’in karşısında yer alır.

 

Ölü Ordunun Generali, üzerinden geçen yirmi yıldan sonra, savaşın izlerini süren ve toprağın altında yatan bir “geçmiş”in canlandığı bir “hayal” perdesinde “bugünkü” kayıtsızlığımıza bir şerh düşmeye çalışan bir oyun. Dünya’nın çeşitli yerlerinde ve toprağın üstünde yaşanan birçok “savaş”ı, seyirlik hale getiren “algı”ya bir gönderme olarak algıladım. Bu seyirliğe düşülen şerh, birkaç yerinde, “toprağın altından çıkan kemik” gibi çarpıcı, etkileyici “gerçeklik”lerle kırılsaydı ve fay hattından çıkan “duygu”ya yer bıraksaydı mı diye de düşündüm.

 

Her iki oyunun da güne, çağa ve zamana “ayna” tuttuğunu düşünüyorum.

 

İyi seyirler…

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *