ASKER

  “güz bitti sevgilim, sorabilirsin ağaçları”
Dursun Güzel

…sorma
şafak yarın da atsın
konuşuruz.
ne zaman birkaç kurşun kopsa, -derdi gök kadın- ne zaman yün eğirse karabasan; toprak büyürdü. bir beldeden geçerken en az. ya da yılancıbaşının karnına sapladığı yeni urganlar; en az bir engereğinki kadar dil mi iğne mi. bilmezdi geçip seviden. kim üstlendiyse geceyi.
sorma
burda bağban tek mevsim var diyor
o da sonbahar
ama ilkyazdan kalma gömleğiyle çocuk. birkaç tekerlek söküğüyle. tutuşturacak sobayı. işte ziftin yüzümüze çaldığı ak kaşık. işte bahçelerin tahta çitlerini çaldığımız akşam; hep ısınmak için. mum da derviştir şeyhi ateşse. derdi nalbant.
sorma
hayal kuracak biri değildi babam
ama iyi keser sallardı
bakıyorum; geçmiş zaman ekiyle, dar boğazları kıyamet. arşı ren geyikleriyle, bir damla taşıracak. ama yeni sokaklarının hepten batıya kestiği bu kentin, çoğalıyor nüfusu. çoğalıyor kelpleri nüfusuna geçirdikçe insanlar. evsizler bir sustalı ve elleri razı direnmeye. defterleri bir bir yumarak artık. dürerek değil.
sorma
türküyü unuttu dediler seher yeli
turnayı da mardin
yine de bekliyorum kışladığım çadırı. ecel gibi değil, bekliyor insan. kuşluğu sarı bir yağmur kesmeyegörsün; çabucak harman dövüyor yazıcılar. kör ressamın oturduğunu hiç görmedim. koşarak ve el çırparak. puthanenin bütün fiyakasını meydana çizerdi her bayram
sorma
“ben ölmeden -dedi hocam-
bitirin kitaplarınızı”
ilk günlerdi, ilk yemek. boğaza oturduğunu gördün mü gemilerin. kendiyle dövüşüp, kendi şakağına merhamet etmemiş işaret parmaklarının, kakıp durduğu cılız çocuklar yok sahnede. perde yanıp sönüyor ama, “oyun bu değil,” diye bağırıyor, insan başından geçen bütün faylar.
sorma
“sizin yazdıklarınız benim ayağımın altındadır”
dedi ihtiyar. sahiden ihtiyar
cuma anneleri sütten uykusuz. ben ertesi gün kayboldum ilk. “bize karanlıktır,” dedi aynı ihtiyar. işkence sonrası fokurdayan zift, bıyıkları vergi toplayan sürüngenler, selamsız varoluşçular, dili tutulan köşk, şimdi saraylaşan, kilit tutmayan kapı, kuşlarının hepsini yarı gece salan, bırakıp cüzdanlarının da hepsini bir faizci. işte peyda oldu, büyüyor resim.

sorma
her gece döndüğüm çöller. mesela afrika menekşesi
boynumda her sabaha karşı. mesela cezayir menekşeleri
kaldırımla ıslah olmuş ışıkları yanmayan bir şehri, dağa tuza ve çamura inandırmak istiyorum. ara sokakları meydana inandırmak. sen de gün almak istiyor musun yeni yaşından. kanın durmadığı o topraktan. taş ustalarının kurma yortularından. sesten, kopuyor mu harflerin?
sorma
taş kesti dediler, çırılçıplak bir abdal
ama oralı değil. hiç ağır değil.
yontup durduğum ney kamışına benzemiyor sır. benzemiyor, hayatı sürgit kemiren günlere. kuyu açmasını bilsem, varacağım ayyuka. meğer hançeresi tükenmiş, bir nefes. bilsem kırağılardan geçerek üryan, düne kadar burada bir neyzen, elinde yüzülmüş derisi, tuz gölünü kanatsız geçerdi.
sorma
ovayı basmadan önce suya yükünü çağıran
kimseler yok
sana ne göndereyim, çürüyor yolda kâğıt. ve postacı lâl midir.
“duvarları karıştır, -diyor oğlum- büyümeliyim.” düğmesi koptu duvarın, yanmıyor ışık. yetişsem ya uzağa, heybe düşürsem ufka; ha nefte ha esenlik.
sanırdım gözümü yumunca bitecek kâbus: işte evimdeyim. dünya dört yaşında. sanırdım insan, yakub’un gömleğidir: evimdeyim, serili yatak, tam dört yaşında, kalkmamış karlar.
sorma
yürümek istiyorum. budur bütün hikâyem
göçmedi hiçbir duvar ve gölgem ıslak
zehir, dedi ağaç. yunus’tan sonra
boşuna taşıyorsun bu pusatları
gidelim. önümüz kış

0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *