ŞİS

Biz bu topraklarda

Ne çay bilirdik ne ağaç

Şitten beri vardık                                

Ademden beri

Ufalarak ve daha çok

Bir bitkinlik yuvarlayarak

Alnımızın kapılar doğurmadığını

Anladıkça

Kendi kanatlarımız altında kaldık

Dünyanın solukluğu kendine yetti

Ağaç daha az meyve verdi             

Eriyen bir zamandı ağaç

Ta şitten beri dikili duruyordu

Ta ademden beri

Allah o yüceler yücesi             

Toprağın hatrını bütün ederek    

Bütün ederek öfkenin bağdaşını   

Allah o yüceler yücesi

Küçük çocukların büyük çocukların

Küçüklerin hep çok küçüklerin babası

Babası sürekli çıldıran   

Sürekli taşkın toprağın

Allah o yüceler yücesi

İnsanın kelimeleri

Kelimeler bu toprakta şitten beri vardı

Ademden beri

Önce söz vardı 

Söz verdi

Söz

Söz ben okuyacağım

Ta şitten beri okudum

Ademden beri               

Toprak can buldukça daha çok  

Daha çok okudum

Toprak can buldukça

Binlerce dilin vardığı yer

Binlerce dilin aldığı lezzet

Binlerce dildi dünya

Dünya ta şitten beri vardı

Ademden beri

Suydu dünya

Dünya altı gündü

Yalnız altı gün        

        

Altı gün bir savaştır

Binlerce insan ölmüştür altı günde

Altı gün bir sınır çizmiştir

Allahın o yüceler yücesinin

Gövermişliğinin üzerine

Altı gün ta şitten beri vardır

Ta ademden beri

Ben varım bütün inadımla ben

Ben olmak bir inat

Bir inat

İnat canları tek tek

Tenleri değil hayır hayır

Canları tek tek

Bir boncuk

İpin üzerine dizilmiş

Sayıklayan boncuklar

İnat canları tek tek

Tenleri değil canları

Nepal tenin az para ettiği bir yerdir

Coğu insan nepalde

Nepaldeyken coğu insan

Fotoğrafların götüremediği yerdir nepal

Ta şitten beri

Ademden beri

İnsan fotoğraflarla her yere gidebilir

Ruhunun oldugu yere

Ruhunu fotoğrafların olduğu yere

Götürebilir insan

İnsandır çünkü

Allah o yüceler yücesi

İnsanların ruhu nerde olsa

Ruh olduysa insanların olduğu

Allah o yüceler yücesi

Çünkü kavimler birer birer ayrıldığında

Dağlar ayırmaz nehirler değil

Ormanlar ayırmaz

Kavimler birer birer ayrıldığında

Her hevesin içinde tuzsuz tuzsuz

İçilen içildikce içilen

Daha çok içtikce daha çok içilen

Hep içilen

Sadece içilmeye içilen

Bir sıvı kalır

Ta şitten beri

Ademden beri

SİS

Sis çöksün diye dua ediyor Bağdat'ın kadınları. Göz gözü görmesin; şehir, kutlu coğrafyanın ortasında kara bir leke halinde kalsın diye. O zaman duracaklar.

Kurtlar susuyor. Asırlar önce, kadınlar aynı duayı etmek için avuç açtıklarında da susmuşlardı. Ormanın karanlığında birbirlerinin izine basarak yürümüş, görkemli ağaçların arasından başlarını çıkartıp yakarışlara kulak kesilmişlerdi. Dokunmamışlardı körpe cesetlere. Dişleri kadar beyaz, pençeleri gibi çamurlu ve kanlı tazelere.

Binbir gece başlamamıştı henüz. Her gün bir kız daha Şah’ın baharat kokan sakalından kopartılıp cellâdın masasına bırakılıyor, buğday tenli boyunları değirmen taşlarında ezilir gibi kırılıyordu. İlk yaprağı okunup bir köşeye atılmış mushaflardan da çabuk unutuluyorlardı. Anaları hatırlıyordu ama. Ve dua ediyordu. “Ya Semi, Ya Müntekim, Ya Kahhar.”

Bağdat’ın kadınları yalvarıyordu. Kızlarını saklayabileceklerdi sis inerse. Şah, dağın kuytu mağaralarında bulamayacaktı onları. Ağaçlar dilsiz. Arkalarında saklanan güzellerden kimsenin haberi olmayacaktı. Sis inmedi ama.

Şehrazat sayısız masal anlattı. O konuşmaya başlayınca sustu Bağdat. Kadınlar, dualarını öğrettiler kızlarına sessizce. Tekrar ihtiyaçları olacaktı duaya. Bir gün, peri kızları sinelerindeki sevgiyi tüketmiş, cinler sessizce kendi âlemlerine göçmüş, görkemli saraylar, büyülü mağaralar buhurdanların kokusuyla damla damla erimiş olacaktı. Bir başkasına gebe kalmayacaktı masallar. Yorgun, nefessiz mıhlanacaklardı oldukları yere. O gün, bir ismi daha unutacaktı Şah.

Şehrazat anlattıkça kadınların duası ezber edildi. Kundaktaki kızların kulağına önce ezan okundu, o fısıldandı sonra. Hattatlara yazdırıldı harf harf. Çeyizlerinin en kıymetli parçasıydı. Açınca gül kokan, yaldızlarla bezenmiş, ipek bohçalara saklandı. Ceviz ağacından sandıklarda, altın mahfazalar içinde bekledi yıllarca.

Telman, ilmek ilmek işlenmiş tülbentlerin, sararmış dantellerin, karanfil kokan seccadelerin arasında buldu onu. Evde yalnız kalabilecek kadar büyüktü. Her defasında merasimle açılan sandığa sığabilecek kadar da küçük. Annesi, zarar vermekten korkarak alırdı çeyizini sandıktan. Böyle zamanlarda Telman’ı yanına yaklaştırmaz, sadece çıkarttıklarını görmesine müsaade ederdi. Bir kapının önündeki yaralı kuşu tuttuğunda böyle ürkek, nazikti elleri bir de sandığındaki çeşit çeşit yazmalara dokunduğunda.

Telman özgürlüğün verdiği heyecanla açtı sandığı. Sürekli kendisine sunulan, bir türlü uzanıp alamadığı kumaşları okşarken parmakları titriyordu sevinçten. Kat kat bohçaları çözdü. Her katta rengârenk çiçekler, biraz daha okşasa ötmeye başlayacak kuşlar çıktı karşısına. Daha önce hepsini görmüştü ama sevmek başkaydı. Elini üzerlerinde gezdirdikçe kumaşlar bir acayip dünya sunuyordu ona. Üzerlerindeki çeşit çeşit canlılar, annesinin hüküm sürdüğü topraklardan çocuksu aklın düşlerle dolu iklimine hicret ediyorlardı. İşte bu büyülü âlemin derinliklerinde buldu onu. Annesi hiç göstermemişti, varlığından haberdar etmemişti. Yine de o keşfetmiş, kitabı sandığın dibinden çıkartmıştı. Heyecanla açtı kapağını. İlk sayfalar eksik. Şehrazat’ın sözleri neden böyle sarhoş ediyor, anlayamadı.

Bağdatlılar da anlayamadılar. Dua, sandıkların dibinde, mahfazaların içinde hatırlanmayı bekliyordu. Kadınlar sözlerini karıştırmış, sonra da büsbütün unutmuşlardı. Artık, kızlarını hamamda paklıyor, narçiçeği deriyorlardı tenlerinden. Nabızları, yeni patlamış birer tomurcuk. Baygın kokularla atıyordu boyunlarında. Kızlarının güzelliği görünsün istiyordu kadınlar. Şehrazat’ın annesi dilsiz. Diğerleri dua ediyordu güneş daha çok parlasın diye. O, “Amin!” demiyordu.

Gecesi gündüzüne karışmıştı Şehrazat’ın. Boğazında hırıltı. Taş takılmış gırtlağına, kelimelere geçit vermiyor. Güneş gözlerine vurunca soluklandı. Hu… Yumuşadı taş. Bir diyar yaratmıştı canından, masal diye. Sinsi, karanlık boşluk şehrin üstüne inince anlatmaya başlıyor, Bağdat'ın yüzündeki peçe kalkana, ışık gözlerini acıtana kadar Şah’ı bu diyarda tutuyordu. Susamazdı, cellat kapının önünde. Bekliyor. Sessizce ve Şah’ınkinden daha büyük bir heyecanla. Bir o hatırlıyordu hikayelerin neden uydurulduğunu. Öldürebileceği kadarını öldürmüştü Şah. Kanı celladın eteklerindeydi.

“En az yüz yirmi beş bin asker ve –şu ana kadar- yüz otuz bin sivil öldürdük. Öldürebildiğimiz kadarını öldürdük.”(1) Kimse duymamıştı. Henüz söylenmemişti de. Kadınlar duayı öğretiyor. Herkesin gözü Bağdat’ta. Telman’ınsa kulağı oradaydı, Şehrazat’ın sözlerinde.

Az önce saçlarını taramıştı Şehrazat. Hayır, hayır, omzuna tünemiş bir kuzgunu okşamıştı. Azametli, hırçın. Masallar anlatıyordu şimdi de. İnatçı, huysuz bir adamı kandırmak için.  Kadınlar haklıydı nihayetinde, hikâyeler vazgeçmişti gebe kalmaktan. Boğazına yapışan taşı çekip alamıyordu. Uyduracak takati yok. Sabah teslim edilecekti cellada. Diğerleri gibi ormanın kenarına atılacaktı cesedi; güneş yüzünü yalayacak. Boynunda kuruyup kalmış kan lekesi, omzunda kuzgun. Büyümeye devam edecek saçları. Kuzgun kanatlarını açıp heyula gibi dikilecek Şah'ın başında. O, sese uyanınca saplayacak pençelerini kımıl kımıl böcekleri hatırlatan gözlerine. Şehrazat'ın tırnakları da uzayacaktı. Yeri kavrayacak, elinde tutacak bir parçasını.  Bir avuç toprak üfleyecekti Şah’ın yüzüne. Şehrazat, bahşettiği diyarı geri alacaktı.​

Gerek kalmadı ama. Süre doldu, Şah bağışladı canını. Bir nefes aldı Şehrazat. Hu. Amin, dedi annesi. Telman kitabın kapağını kapattı. “Ya Semi, Ya Müntekim, Ya Kahhar,” dedi televizyondaki ses. Amin, dedi annesi. Gecelerce anlatmış, yorulmuştu Şehrazat. İlk defa huzurla koydu başını yastığa. “Bağdatlılar sis için dua ediyor,” dedi televizyondaki başka bir ses. Annesi ağladı. Babasının yanına oturdu Telman. Aklı hâlâ Bağdat’ta. Gözünün önünde şehrin ışıkları. Yıldızlı, berrak bir gökyüzü Şehrazat’ın geceler boyu inşa ettiği, hayalden yonttuğu diyarın üzerine örtülmüş. Yüzlerce kağıt fener asmışlar şehrin üzerine, içlerinde ateş böcekleri. “Bağdat,” diyor aynı ses, “Pırıl pırıl gökyüzü. Binlerce ateş böceği uçuyor gökyüzünde.” Şehrazat’ı göreceğim diye heyecanlanıyor Telman, başını kaldırıp bakıyor. Sis değil, toz bulutu kaplamış şehri. Yüzlerce leş kargası, kanatları külden. Dönüp duruyor, Şehrazat'ın saçlarını arıyorlar bombaların aydınlığında. Yok!


 

(1) Ramsey Clark, 1992, Körfez Savaşı’ndaki ABD davranışları hakkındaki soruşturma komisyonu önündeki tanıklığından

 

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *